22 Aralık 2013 Pazar

Kartepe

Kartepe, Sapanca
"İşin özünde, iyi fotograflar iyi deneyimlerden gelir; gördüğümüze ve hissettiğimize karşı duyarlı olmaktan."

"Fotograftaki kültlerden birisi 'iyi baskı'nın iyi olabilmesi için en açık beyazdan en koyu siyaha kadar bütün tonları içermesi gerektiğidir. Bu, bir piyano eserinin iyi olabilmesi için klavyedeki en bas sesten en tiz sese kadar bütün notaları içermesi gerektiği iddiası kadar saçmadır."

"Mantık, aklın sınırlanmış bir modudur; kullanabiliriz ama o bizi kullanmamalı. Fotografla ilgili çoğu şey mantıkla analiz edilemez ve bilinemez, ancak hissedilebilir."

Bunlar iki hafta önce 89 yaşında vefat eden büyük fotograf yazarı, eğitimcisi ve karanlıkoda üstadı David Vestal'in "The Art of Black & White Enlarging" kitabından çevirdiğim birkaç alıntı. Sadece içerdiği teknik bilgilerle değil, sıkça filozofluğa kayan bakış açısıyla da her daim karıştırmaktan çok hoşlandığım bir kitap bu.


Sayende çok şey öğrendim ve büyük ilham verdin üstat D.Vestal. Nur içinde yat!

***

Şaka maka, bu blog 2. yaşını bitiriyor. Toplam 90 yazı yazmışım! Artık derleme kitap bile olabilir diyorum bazen. Umarım bu işin meraklılarına, sevdalılarına karınca kararınca bir faydam dokunmuştur.

Kartepe'de çektiğim bu kış fotografı ile sizlere 2013'te veda edeyim. Bütün okurlara yeni yılda sağlık diliyorum...bundan gayrısı hep bonus. Bugüne kadar bir yorum veya mesaj yazma zahmetine girmiş olanlara da bilhassa teşekkür ederim.

İstanbul Acıbadem'den sevgiler...

10 Aralık 2013 Salı

SPUR ACUROL-N

Yeni Cami, Eminönü, 2013 - Kodak Tmax100 film ve SPUR Acurol-N film banyosu
Fotografın üst yarısı tam 350 yıldır aynı yerde duruyor, alt yarısından ise ne hayatlar akıp geçti!

Efendim, ilk gösterişli(!) cümleden sonra bu yazının kalanı tamamiyle teknik olacak. Baştan uyarayım da, ilgilenmeyen bundan sonrasıyla vakit kaybetmesin. Özetle, Kodak Tmax100 ve Rollei Ortho25 filmleri, ve SPUR Acurol-N film banyosu ile ilgili deneyimlerimi, düşüncelerimi yazacağım.

SPUR'un "HRX3 New" film banyosu hakkında daha önce yazmıştım. Aylar önce SPUR'dan test etmem için başka iki ürün daha gönderdiler. Hangi ara ürün test edebilecek saygınlığa ulaştım anlayamadım gerçi ama bu blog çok da kötü olmasa gerek ki güvendiler. Elime 50ml'lik minik şişesinde Acurol-N film banyosu ve iki makara orta format Rollei Ortho25 film geçti. Web sayfalarında "Keskinlik Sansasyonu" sloganıyla bu ikilinin reklamı vardı, ben de haliyle merak ediyordum.

Hiç ISO12 hızındaki bir film ile fotograf çekmeyi denediniz mi? Şöyle söyleyeyim, Rollei Ortho25 filmin Acurol-N'deki hızı ISO12-16 civarında ve makinaya taktığım ilk makarayı bitirmem, yani topu topu 12 kare çekmem aylarımı aldı :) Tabii bunda elimdeki iki filmi en iyi şekilde değerlendirme isteği de önemli rol oynadı; deklanşöre basmadan önce on kez düşündüm.

İlk makara Ortho25'i yıkadığımda sonuç ne yazık ki hiç tatmin edici değildi. Sanki film emülsiyonu problemli gibiydi. SPUR'la sorun hakkında yazıştık ve sağolsunlar önerilerde bulundular. Ben bütün film banyolarım için damacana içme suyu kullanıyorum, bu kez de öyle yapmıştım. SPUR ise Ortho25 film ile mutlaka saf su kullanılmalı deyince bunu aklımın bir kenarına not ettim, makinaya ikinci filmi taktım ve yine ancak uygun konu bulunca fotograf çektim, çoğunlukla sehpa kullandım. 

Eminönü'de alt geçitten çıkıp Yeni Cami önündeki meydana vardığımda orta format Rolleiflex makinada iki tane Ortho25 karesi kalmıştı. Bu fotograf fena olmayabilirdi; sehpayı çıkarttım, bir köşeye sıkıştım, son kareleri pozladım. Ardından hemen Kodak Tmax100 film taktım ve ondan da birkaç kare çektim. Çünkü Tmax100'ün Acurol-N'de ne sonuç vereceğini de görmek istiyordum.

Burada izninizle genişçe bir parantez açıp Tmax100'e geçeyim, yazının sonunda da Ortho25'e döneyim. Tmax100 kullanmış okuyucu bu film hakkında ne düşünüyor çok merak ediyorum (yazabilirsiniz... çekinmeyin). Ben şahsen yıllardır bir türlü sevemedim, çünkü tonları özellikle D76 veya XTOL gibi yaygın kullanılan film banyolarında gözüme hiç hoş görünmüyor. Halbuki o muhteşem çözünürlüğünden dolayı hep kullanma isteği duyarım. Tmax100 bence akütans film banyosu istiyor, Rodinal gibi mesela. Akütans banyoları D76 vb banyoların aksine greni inceltmiyor, bunun yerine kenar keskinliğini arttırıyor. Tmax100'de gren zaten son derece ince olduğu için bunu daha da inceltmeye çalışan bir banyo pek anlamlı değil. Onun yerine keskinlik etkisini arttırmak bana göre daha iyi sonuç veriyor.

Acurol-N anladığım kadarıyla akütans sınıfından bir film banyosu. En azından 1+50 gibi son derece yüksek sulandırma oranından dolayı ben öyle bir çıkarımda bulundum. SPUR'un web sayfasında "ince gren, yüksek keskinlik ve sıradışı bir plastisite" vaat ediliyor. Acurol-N ile dört Tmax100 filmi yıkadım (sonunda da banyo bitti, 50ml bir yere kadar yetiyor). Sadece dört film ile elde edilen tecrübenin güvenilirliği tartışılabilir elbette ama sonuçlar tek kelimeyle muhteşem. Keskinlik olağanüstü, tonlar güzel, aydınlık alanlar ise kontrol altında, uçup gitmiyorlar. Bizim memlekette Acurol-N kolayca bulunsun isterdim gerçekten.

Acurol-N ile yıkanmış Kodak Tmax100 film (büyütmek için tıklayın)
Baştaki fotograf Tmax100 negatifinden yaptığım bir baskı. Aşağıda ise bu Tmax100 karesinin ortasından bir kesit bulabilirsiniz. Agrandizör kafasını en tepeye çıkartıp - bu durumda baskı boyutları 44x44cm - ortada duran adamdan küçük bir baskı aldım. Bunu da 300dpi'da tarayıp hiç küçültmeden buraya koydum. Özellikle caminin penceresindeki kafes tellerinin dahi belli olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Tmax100 & Acurol-N detay (büyütmek için tıklayın)
Bir sonraki detay ise bu kez saf su kullandığım ve gayet düzgün çıkan Ortho25 negatifinden (peş peşe çekilmiş filmler olduğunu hatırlatayım). Yine pencere tellerine bakarak çözünürlüğün Tmax100'e kıyasla çok az daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Grene açısından ise,Tmax100'de 44x44cm'lik baskıda gren çok az belli olmaya başlıyor. Ortho25'te ise aynı boyutlarda gren yok!

Rollei Ortho 25 & & Acurol-N detay (büyütmek için tıklayın
Sonuçlar etkileyici olmasına etkileyici ama yine de Ortho25'in kolay bir film olduğunu söyleyemeyeceğim. En başta düz durmuyor bir türlü, inatla perma yapılmış saç gibi rulo oluyor. Ayrıca fiziki olarak çok hassas olduğuna dair şüphelerim var. Mesela ıslakken emülsiyon çok yumuşak olduğundan mıdır emin değilim, bazı yerlerde temastan kaynaklanan çizilmeler oluşabiliyor gibi geldi bana. Nitekim aşağıdaki Ortho25 karesinin sağ üst köşesinde gökyüzünde ciddi çizikler var. Dediğim gibi, bunlar altı üstü iki filmden çıkan deneyimler; ısrarlı çözüm arayışları belki bu filmi evcilleştirebilir.

Acurol-N ile yıkanmış Rollei Ortho25 film (büyütmek için tıklayın)
Gren ve çözünürlükte en iyinin peşinde koşan, hep sehpa kullanan fotografçı için bahsettiğim zorluklarına rağmen Rollei Ortho25 denemeye değer bir film olabilir. İki stop yüksek hızından (Acurol-N'de EI50) ve Acurol-N ile ulaştığı ton güzelliğinden dolayı Tmax100 bana daha çok uyan bir seçenek.

Şimdi diyeceksiniz ki, memlekette ne Ortho25 film var ne de SPUR'un film banyosu, niye anlattın bu kadar. Ne diyeyim, dünyada ne var ne yok bilmekten zarar gelmez bence.

Son olarak en baştaki fotografın baskısını, yani Acurol-N ile banyo edilmiş Tmax100 negatifinden 30x40cm Forte Fortezo karta yaptığım baskıyı paylaşayım:

Büyütmek için tıklayın

4 Aralık 2013 Çarşamba

Ilford'dan Yeni Fotograf Kartları


Sıcağı sıcağına karanlıkoda camiamıza harika bir haber vereyim. Ilford bugün iki yeni fotograf kartı ürettiğini duyurdu. 20 yıldır üretimde olan kağıt tabanlı Ilford MG IV kartı yerine daha da geliştirilmiş ILFORD MULTIGRADE FB CLASSIC kartını, ayrıca hakiki soğuk tonlu ILFORD MULTIGRADE FB COOLTONE kartını tanıttı. Böylece Ilford soğuk, normal ve sıcak (WARMTONE kartı aynen kalıyor) olmak üzere karanlıkoda erbabına istediği bütün tonları verebilecek bir kart yelpazesi sunuyor.

Yeni CLASSIC kartın özellikle tonlamaya tepkisinin iyileştirildiği ifade ediliyor. Mevcut kartın mesela selenyum tonere tepkisi nispeten sınırlı. Ayrıca daha doygun siyahlar ve daha kısa son yıkama süreleri dikkat çeken diğer özellikler.

İngiliz, Amerikan ve Kanadalı fotografçılar şanslı; Aralık ortasından itibaren yeni kartlar raflarda olacakmış. Bizim gibi hinterland ülkeleri Mart'ı bekleyecek maalesef.

Benim tek korkum fiyat!
Güncelleme (05.12.2013): Fiyat'ın mevcut MG IV FB ile aynı olduğu belirtildi.

Resmi açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz. http://www.ilfordphoto.com/pressroom/article.asp?n=174

25 Kasım 2013 Pazartesi

İznik Gölü

İznik, 2013
Fotograf yolculuğunu -hem gerçek hem de mecazi anlamda- seviyorsanız sakin bir akşam 50 dakikanızı şu Polonya yapımı filme ayırmanızı öneririm:
http://ninateka.pl/film/dziennik-z-podrozy-piotr-stasik

82 yaşındaki Polonyalı meşhur bir fotografçı, Tadeusz Rolke, ile 15 yaşındaki bir gencin bir karavanı karanlıkodaya çevirip Polonya'da kentten kente dolaşmalarını, karşılarına çıkan insanların fotograflarını çekmelerini, karavandaki karanlıkodada baskılar yapıp sonra da fotografları aynı insanlara hediye etmelerini konu alan, biri eski kurt diğeri toy bu iki fotografçı arasındaki diyaloglarla zenginleşen, aynı zamanda didaktik meselelere de sıkça dokunan filmi iki kere keyifle izledim; sanırım yakında bir daha izlerim.

Filmde dil Lehçe ama İngilizce alt yazı var. Kaçırmayın!

Meraklısı için kısa teknik notlar:
Rangefinder tipi 35mm makinada 28mm optik vardı. Kodak Tmax400 filmi SPUR HRX-3 New film banyosunda yıkadım.

Ne yalan söyleyeyim, baskı biraz uğraştıracak diye düşündüm ilk başta. Ama bir iki test şeridinden sonra baktım ki bütün tonlar hiç naz yapmadan karta geçiyor...

Fiber 30x40cm Ilford MGIV kartı yine SPUR'un bir ürünü olan Acurol-P kart banyosunda geliştirdim. Geleneği bozmayalım, fixer'den yeni çıkmış (bir iki kere de sudan geçirilmiş...baskının üstünde sabitleme kimyasalını uzun süre tutmak iyi değil)) ıslak baskıyı sona koyalım. 30x40cm karta 20x30cm ebatında fotograf tercih ediyorum. Kenar boşlukları fotografın kendisini daha bir öne çıkartıyor diye düşünüyorum. Ama zaten paspartu yapılacaksa buna gerek yok tabii ki.

Büyütmek için tıklayın

9 Kasım 2013 Cumartesi

Afyon'da Kar

Afyon, 2000
İlk kar tanesi Bozüyük'te düştü. Karın şiddetini arttırması ve şehirlerarası yolu adeta coğrafyadan silen bir tipiye dönüşmesi çok uzun sürmedi. Afyon'a vardığımızda iyice gerilmiş sinirlerimizi İkbal lokantasının camız kaymaklı ekmek kadayıfıyla yatıştırdık. Afyon'da mahsur kalmıştık. Yolda şarampole yuvarlandıktan ve zaten artık çok uzağa gidemeyeceğimizi anladıktan sonra telefonla kalacak bir yer ayarlamıştık neyse ki.

Ertesi gün fotograf çeke çeke Afyon'un eski bir mahallesinde gezinirken yıllanmış bir evin kapısında bir amca bizi selamladı. Tipik "nereden geliyorsunuz...nereye gidiyorsunuz"lardan sonra içeriye buyur etti. Bir anlık tereddütün ardından "e hadi girelim biraz" dedik. Tam kapının eşiğinde amca "geçin yavrularım geçin, birazdan imanınızı gevreteceğim" demez mi? Birer ayağımız havada, o kritik saniye içinde arkadaşlarla göz göze geldik. Devam mı, yoksa gerisin geriye mi? Aslında artık çok geçti, geri dönmek büyük ayıp olurdu. Mecburen Hensel ve Gretel misali içeri girdik. "Buyrun, birazdan perdeyi açacağım, imanınızı gevreteceğim" diyerek evin derinliklerine doğru bizi sürükledi. Evi gezdire gezdire hikayesini anlatmaya başladı. Karısı ölmüştü. İşte şu odada çiçekleri büyütüyordu. Şurası da mutfaktı. Yıllarca severek marangozluk yapmıştı. Öte köye gitsek hala "Omega saat gibi tık açılan, tık kapanan" ahşap pencereyi görebilirdik. Anlatıyordu ama bir türlü şu açılacak olan perde ve gevreyecek olan imanımızla ilgili durum netleşmiyordu. Oturma odasında beşimiz bir kanepeye yerleştik, o da tek başına karşımıza geçti. "Şimdi perdeyi açıyorum" dedi...ve bir Türk sanat müziği şarkısı söylemeye başladı! Meğer açılacak olan perde buymuş! Hayati amca bir sanat müziği korosundaymış, ona istinaden bize şarkı söylemek istemiş. İyi de güzel amcam, misafire imanınızı gevreteceğim denir mi yav?

Hayati bey, Afyon, 2000
Konser bittikten sonra fotograf için izin aldım. Makinayı sehpaya bağladım. Arçelik marka teypli radyosu, çalar saati ve duvardaki takvimi ile beraber, hayatının sonbaharını yalnız yaşayan Türk sanat müziği tutkunu, eski marangoz Hayati amcanın portresini çektim.

Ayrılmadan önce adresini aldım ve sonradan postayla fotografı gönderdim. Portresini çektiğim insanlara mutlaka bir baskı ulaştırmaya çalışırım. Hayati amca ise sürpriz yaptı, bir kart yolladı. Fotografı almıştı, teşekkür ediyordu. O kadar ince bir insandı işte.

1 Kasım 2013 Cuma

Angkor - Portre

Angkor, Kamboçya, 2006
Portre çekmeyi çok severim ve fırsatları kaçırmamaya çalışırım. Yine de konu "egzotik" olunca artık tereddütlerim oluyor. Deklanşöre basmadan önce o konu ne kadar turizm için var, ne kadar özgün bir şekilde var, ona bakıyorum. Turizmin hiç hoşlanmadığım bir yanı şu: bazı şeyler salt turizme hizmet için yapay olarak varlıklarını sürdürüyor veya yaygınlaşıyor. Bunlardan biri "egzotik/otantik" denilebilecek bir yaşam tarzı veya gelenek olunca çok iğreti bir durum ortaya çıkıyor. Hemen aklıma son yıllarda her yerde görmeye başladığımız mevlevi semaları geliyor. Örneğin Akdeniz oyunlarının açılışında sema gösterisi yapılıyor. Tasavvufun bu şekilde turizm malzemesi, şov malzemesi yapılması bana göre rezalet. Ve böyle bir semada çekilen fotograf gerçekten bir sema fotografı olabilir mi?

Neyse ki Angkor'daki rahiplerde böyle bir durum yoktu. Gayet kendi hallerinde, turizmden bağımsız bir şekilde günlük yaşamlarını sürdürüyorlardı. Buradaki portreyi iki aylık bir Güneydoğu Asya seyahatinde çektim. Karımla beraber işten ayrıldık, sırt çantalarımızı yüklendik ve yola çıktık. Kamboçya'daki devasa antik Angkor'a ise bir tam hafta ayırdık. Fotograftan belki pek belli olmuyor ama sevecen, esprili gençlerdi. Pek anlaşamasak da bol bol güldük :)

Meraklısı için mutfak işleri:
Leica M6 makinada Ilford Delta100 film kullandım. Film geliştirme banyosu ID11'di.

Negatif
Yedi sene önce çekmişim Angkor'da rastladığım genç rahiplerin fotograflarını (toplam 16 kare) ama ilk kez geçen haftasonu bu negatifi basayım dedim. Bir akşam doğrudan fiber kartla ve sert kontrastla işe giriştim ama ertesi sabah gün ışığında baktığımda  kontrast gözüme abartı gözüktü. Arkadaki figür de kafamı kurcalayıp duruyordu. Fotografa olumsuz mu etki ediyor, ondan hala çok emin değilim. İlk baskıda biraz maskeleyerek daha çok ortaya çıkartmıştım. Ama ikinci akşam hem daha yumuşak kontrast kullanmaya hem de arka plana hiç müdahale etmemeye karar verdim.

Bir de bu sefer yeni bir kart banyosu hazırlamıştım: P72 denen bir formül. Kodak Dektol gibi ama Metol yerine Fenidon var. Bir evvelki gün D72, yani ev yapımı Dektol denemiştim. Hem fotografı yeniden basayım hem de P72 diğerine kıyasla nasıl sonuç veriyor ona bakayım dedim.

Bu kez işe plastik kartla başladım. Üç numara sabit kontrastlı, plastik Ilfospeed kart. Normalde biraz kontrastlıdır Ilfospeed, ama hem difüz (yumuşak) ışık veren Meopta'da basıyordum hem de negatif fazla kontrastlı değildi. Yani bu kart bu agrandizörde bu negatife uyabilir diye içimde bir his vardı. Önce yerimiz belli olsun diye iki küçük test yaptım: rahibin yüzü ve civarını alacak şekilde biri f11'de 20 saniye, diğeri de f8'de 20 saniye, yani bir stop poz farkı aralığıyla. Bunları aşağıdaki fotografta, üst sırada görebilirsiniz.

İşin başı (büyütmek için tıklayın)
Çok güzel...biri fazla açık, diğeri de fazla koyu...her iki ucu bu şekilde yakalamak iyi oluyor. Sonra f11'de 25s, 30s ve 35s olmak üzere üç küçük test daha yaptım: yukarıdaki fotoda alt sıra. Bundan sonrası artık sizin zevkinize kalmış, her üçü de olabilir gibi.

Ben ortadaki 30 saniyelik poz iyidir dedim ve tüm kareyi kapsayacak bir düz baskı yaptı. Bu da aşağıda, soldaki baskı. Eh, fena değil...alt taraf biraz fazla mı aydınlık ne? Fotografı çekerken bir yanı açık tek katlı bir yapının kenarındayız, içeriye doğru ışık adım adım azalıyor. Yani alt tarafın daha aydınlık olması gayet doğal. Bu şekilde düz baskı olarak bırakmayı tercih eden olabilir. Bense alt kısma biraz daha ton vermek istedim, o yüzden bir karton kullanarak ortadan itibaren alta doğru 6s (yani %20) ilave poz verdim. Son olarak sol alt köşeyi 4 saniye daha pozladım. Sonuçta alt kısmı biraz daha doygun olan sağdaki baskı çıktı.

Bir iki adım ötesi: solda düz baskı, sağda final baskı (büyütmek için tıklayın)
Plastik karttan sonra fiber karta geçtim. Bir evvelki gün 4 numara kontrast kullanmıştım, şimdi 3.5 numaraya düştüm. Kontrast kontrast nereye kadar yaa? Taze  ıslak baskı:

24x30cm Ilford MGIV Warmtone karta final baskı (büyütmek için tıklayın)
Kimisi daha hızlı olmasından dolayı hep önce plastik karta basar fotografını, orada maskeleme ve yakmalara karar verir, sonra fibere geçer. Ben bunu pek tercih etmiyorum çünkü fiber kartın ihtiyaç duyduğu müdahaleler plastik karttakine uymayabiliyor. Tabii ben böyle dedim diye umarım kimse diğer yöntemden vazgeçmez veya denemeye kalkışmamazlık etmez. Hepimiz farklıyız ve hepimize bu dünyada yer var :)

Haa, bu arada P72 kart banyosunu biraz daha denemem lazım. D72 ise çok iyi. Başka bir gün formüllerini paylaşırım (veya çok merak ediyorsanız yazarsınız, mail atarım).

Sağlıcakla kalın...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Vefa

Ayvalık, 2013
"İki ayyaş..." ifadesinin vicdanları derinden yaraladığı, direniş ateşinin yurdun dört bir yanına yayıldığı günlerden biri. Lokantanın önüne asılan bayrakla beraber anlamlı bir fotograf olabilir mi diye vizörden bakıyorum. Hava rüzgarlı, bayrak sallanıp duruyor. Garson "problemi" fark etti, belki de kendince o fotograf düzgün çıkmalı dedi, geldi bayrağı köşelerinden tuttu ve bana baktı. Anlamlı bir jestti.

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun!

6 Ekim 2013 Pazar

Yeldeğirmeni - Balıkesir

Balıkesir, 2013
Faruk Akbaş'ın "Türkiye Fotograf Rehberi" çok detaylı ve kapsayıcı olmamakla beraber mütevazi ve şirin bir kitap. İlk yayınlandığı 1999'da almıştım sanırım. Hala arada sırada karıştırmayı severim. Bu kitapta tek paragraf ve fotografla değinilen bir konu Balıkesir'deki ahşap yeldeğirmenleri. Yıllardan beri aklımda olmasına rağmen Balıkesir'den her geçişimde bunları görmeyi ertelerim çünkü hep bir yerlere yetişme telaşı oluyor. Geçen Mayıs'ta nihayet şeytanın bacağını kırabildim, kitaptaki yol tarifine uyarak ve bir iki yerde köylülere danışarak yeri buldum. Birkaç tane yeldeğirmeni bekliyordum ama maalesef sadece biri ayakta kalabilmiş. Diğerleri aradan geçen zamanda yıkıldı mı, yoksa daha geniş bir coğrafyaya dağınıklar da ben sadece bir tanesini mi gördüm bilmiyorum. Köylüler sadece bunu işaret ettiler. Bu fotografta gördüğünüzün durumu da çok içi açıcı değildi. Biraz etrafında dolandık, üstünde bulunduğumuz tepeden inişli çıkışlı coğrafyayı seyrettik, fotograflar çekip ayrıldık.

Fiber tabanlı Ilford Multigrade Warmtone karta baskı ve kitap.
Faruk Akbaş'ın kitabından söz açmışken kendisiyle ilgili kısa bir anımı da anlatayım. Sanırım 1997 yılıydı. İlk ve son fotograf kursumu Faruk Akbaş'ın kurduğu Fotografevi'nde almıştım. O zamanlar Fotografevi şimdiki yerinde değildi, İstiklal Caddesi'nde, Fransız Konsolosluğu'nun köşesindeki Aksanat'ın yanındaki binadaydı. Daha dia film kullanıyordum, siyah beyazla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. O kursta biraz karanlıkoda da anlatıldı. Artık sadece ben mi meraklıydım hatırlamıyorum ama karanlıkodada tek başıma kalmıştım. O zamanki cehaletle sen kalk 100'lük bir fotograf kartı kutusunu gün ışığında aç. Yandılar tabii. 10x15cm Forte kartlardı diye aklımda kalmış. Bir de sonra siyah poşetlerine geri koymuştum! Neyse, hasıraltı etmedim, gittim Faruk'a söyledim. "Hadi yaa" deyip suratını ekşitmişti biraz ama daha da fazla problem etmemişti, karşısındaki toy delikanlıyı üzmemişti. Gelin görün ki o yaktığım kartlar yıllardan beri içimde dert olarak kaldı :)

Meraklısı için ev yapımı canavar gibi film banyosu:
Bir seneden beri ham kimyasallardan hazırladığım değişik film ve kart banyoları deniyorum. Özellikle film banyoları içinde şu ana değin en çok beğendiğim "Thornton Çift Banyo" (TÇB) isimli formül oldu. O yüzden eğer aranızda bu işlere merak salmış olan varsa bu formülü mutlaka denemesini öneririm çünkü harika sonuç veriyor.

Malum, D76 veya ID11 gibi banyolar tek bir karışımdan ibaret. TÇB ise bunlardan farklı olarak aşağıda A ve B olarak belirttiğim iki ayrı karışımdan oluşuyor. Ve yine farklı olarak performans kaybı olmadan tekrar tekrar kullanılabiliyor. Ham kimyasallar içinde sadece metol daha zor bulunuyor (Sirkeci'de var), metol dışındakileri temin etmekse hiç sorun değil.

Thornton Çift Banyo formülü:

***
A)
~40 santigrat derecede 750ml su

Metol: 6.5g
Sodyum Sülfit: 85g

Karışım soğuk suyla 1 litreye tamamlanır

B)
~40 santigrat derecede 750ml su
Sodyum Metaborat: 12g

veya Sodyum Metaborat bulunamıyorsa onun yerine
9.6g Sodyum Karbonat + 2.4g Borax

Karışım suyla 1 litreye tamamlanır.

***

Film yıkama süreci şu şekilde:
1) Tanka A banyosu dökülür
2) 4-5 dakika alışageldiğimiz şekilde film bu banyoda yıkanır
3) Süre dolunca A banyosu kendi kabına dökülür
4) Hiçbir ara yıkama vs yapmadan bu kez tanka B banyosu dökülür
5) Yine 4-5 dakika alışageldiğimiz şekilde film B banyosunda yıkanır
6) Süre dolunca B banyosu kendi kabına dökülür
7 ) Alışageldiğimiz şekilde stop (veya su) ve sabitleme banyoları ile yıkama tamamlanır

Burada önemli birkaç nokta var. En önemlisi A'ya B'nin kesinlikle karışmaması. Bunun dışında solüsyon sıcaklıkları ve banyo süreleri için herkesin kendi filmi için testler yapmasında fayda var. Eğer Kodak Tmax400 kullanıyorsanız hem A hem de B'de 21 derecede 5'er dakika yıkamayı başlangıç noktası olarak öneririm. Kendi filmimi bu şekilde yıkıyorum ve memnunum.

Literatürde bu tip banyolarda sıcaklığın ve geliştirme sürelerinin önemsiz olduğu yazıyor. Bu doğru değil! Bizzat farklı sıcaklıklar ve süreler denedim ve ikisi de kesinlikle etki ediyor. Hatta sadece A banyosunda süreyi uzatarak bile yeterince gelişme sağlanabiliyor. Zaten nasıl olmasın ki? Çok eski film banyolarından D23'te de sadece metol ve sodyum sülfit var.

TÇB ve diğer "divided D23" türevi çift banyoların bir güzelliği hem A hem de B'nin tekrar tekrar kullanılabiliyor olması. A için 15 rulo film deniyor ki ben şu anda 15. filmdeyim ve hala iyi sonuç alabiliyorum. B içinse 10 rulo film deniyor ama bu banyo o kadar ucuz ki her seans için sıfırdan bile hazırlanabilir. Ben daha derişik bir stok B karışımı hazırlıyorum ve her film yıkama seansı için bunu sulandırarak tek seferlik kullanıyorum.

Son bir tavsiyem, her film banyosu seansından sonra (veya bir sonraki seanstan önce) banyoları kağıt kahve filtresinden geçirip tertemiz hale getirmeniz.

Bu film banyoları kendi başlarına derya deniz. Dolayısıyla konunun her yönüyle bir blog yazısında işlenmesi, harcanması gerekecek emeği düşününce pek mümkün değil. Şayet bir sorunuz olursa iletişime geçmekten çekinmeyin. Bilgim dahilinde yardımcı olmaya çalışırım.

Buradaki fotografın filmi de Barry Thornton'un formüle ettiği TÇB ile yıkandı:


30 Eylül 2013 Pazartesi

Panayırda Şut

Akçakoca, Ağustos 2013
Ramazan bayramında Akçakoca* limanında kurulan küçük panayırda zamanımın çoğunu bu kale etrafında geçirdim. Ayağı ağrıyana kadar şut çekme meraklısı hiç de az değilmiş. Kaleci ise bayağı çelimsiz bir gençti. Şimdi düşünüyorum da, oyunu organize edenler bilinçli olarak mı böyle birisini kaleye geçirmişlerdi? Kalecinin fiziğine bakınce müşterilere güven mi gelecekti? Kimbilir...?

Bunun gibi tekrar tekrar gelişip bozulan, sürekli kendini yeniden oluşturan konularla karşılaşınca - ve bir kere fotograf çekmeye karar verince - film ve zaman açısından cimri olmamakta fayda var. O kadar çok olasılık ve potansiyel var ki, bunları mümkün olduğunca işlemek gerekir. Mesela top havadayken ve kaleci ona doğru uçarken (1/15 enstantanede o top havada görünmüyor bile!), veya biraz daha geri çekilip ortamı yukarıdan aydınlatan birkaç lambayı dahil ederek, veya kalecinin arkasındaki duvarın üstüne tırmanıp bütün manzaraya tepeden bakarak, ve tabii ki değişik değişik insan dizilişleri ile. Bütün bunları yaptım ve aradan bu kare sıyrıldı. Şutörün ayaklarının (sol ayağın havada oluşu beni çok şaşırttı) ve kollarının duruşu, kalecinin gergin bekleyişi ve geriye uzanan seyirci silsilesi en iyi fotografı verdi.

*Düzce'nin ilçesi

Meraklısı için birkaç teknik not:
Çok sevdiğim ve bende artık standart hale gelmiş  ikiliyle, Leica M6 makina ve 35mm optikle dolaştım bütün gece. Ilford Delta3200 filmi 1600'de pozladım, stok XTOL'de 7.5 dakika yıkadım. Negatif ucu ucuna kurtarıyor.


Nispeten sert ışık veren kondansörlü Focomat 2c agrandizörde 4 numara kontrast filtresi kullandım. Hoşuma giden poz ve kontrastı birkaç test şeridiyle belirledikten sonra hiçbir ek müdahale gerektirmeyen düz bir baskı yaptım.

30x40cm fiber tabanlı Ilford MGIV kart yıkama sırasında:

Büyütmek için tıklayın

14 Eylül 2013 Cumartesi

Fotograf ve Suistimal

Geçen hafta yayınladığım fotografın hayaleti beni günlerdir rahat bırakmıyor. Eminönü'de Mısır'daki olaylarla ilgili bir mitingin civarlarında dolanırken birdenbire yanıbaşımda kendiliğinden gelişen ve birkaç saniyede tekrar dağılan o sahnenin fotografını niye çekmiştim? Zor durumdaki adamcağızı kendi fotografıma bencilce malzeme mi etmiştim? Dün gece gelen ve bu yazıyı tetikleyen bir okur yorumunda yazdığı gibi bu adamcağızı "kullanıp atmış" mıydım? Sadece o değil, soldaki şapkalı adamı da aslında hiç olmadığı, şimdi belki de utanacağı bir şekilde mi göstermiştim? Haberci değildim, sosyal bir proje peşinde değildim; çektiğim fotografın muhtemelen evsiz olan adamın hayatına olumlu bir katkıda bulunma ihtimali hiç yoktu. İlk sorumun cevabı kolay: çünkü sezgisel olarak büyük bir potansiyel görmüştüm ve bu potansiyel o anda  değerlendirebildiğim kadarıyla diğer sorunlardan daha ağır bastı. Diğer soruların cevaplarıysa ya yok, ya da cevaplar kolay değil. Bunların problem  olduğunu kabul ediyorum. Hatta bunlar o kadar ciddiye aldığım problemler ki 15 yıllık arşivimde içinde evsiz diyebileceğimiz bir insan olan başka fotograf yoktur.

Yukarıdaki bütün problemlerin yanında daha soyut ve sübjektif olmak üzere artılar da var bence. Sözkonusu fotograf insanı duygusal olarak bıçak sırtında bırakabiliyor ve bu rahatsız edici bir gerilim yaratıyor. Veya öğeler semboller olarak da hayal edilebiliyor, fotograf sembolik olarak okunabiliyor. Hatta hiçbir anlam peşinde koşmadan, sadece gerçeküstü absürd bir durum olarak bile bu kareye bakılabiliyor. Geçen haftaki yazımda fotografın içeriğinden bilinçli olarak hiç bahsetmemenin nedeni izleyiciye bir yön vermeden herkesin bu okumayı kendisine göre yapmasını istememdendi.

Bahsettiğim problemleri ve artıları bir teraziye koyup tartmak fotografçı için ciddi bir risk, çünkü kefenin hangi tarafa doğru kayacağı mutlak değil, kişiye göre çok değişiyor. Ve fotografçı "yanlış" kefede kaldığı zaman diğer kefedekilerden fena eleştirilebiliyor. Ben artıların problemlere kıyasla ağır bastığını düşündüğüm için fotografı yayınlamaya karar verdim. Yayınlamadan önce ve yayınladıktan hemen sonra "burada suistimal görüyor musunuz?" diye birkaç kişiye özellikle danıştığımı belirteyim. Tüm sorumluluk tabii ki bende; sadece ikilemin başından beri farkındayım ve benim için çok da kolay bir karar olmadı demek istiyorum.

Son olarak, geçen haftaki yazım fotografın yanında maalesef son derece süfli kaldı. Silmektense benim utancım olarak olduğu gibi kalmaya devam etsin.

5 Eylül 2013 Perşembe

İki Adam, Bir Gölge

Eminönü, İstanbul, 31 Ağustos 2013

İnişli çıkışlı bir öykü:
Bu fotografın hem çekimi hem de baskısı beni müthiş heyecanlandırdı. Orta format TLR makinamdaki son kareyi (bilmeyenler olabilir, orta format roll filmde 12 adet 6x6cm kare var) bu fotografta kullandıktan sonra Eminönü meydanında Taylan Bağcı'yı buldum, "galiba az önce acayip bir fotograf çektim" dedim. Akşam eve dönerken Kadıköy vapurunda bir yandan bu fotografın hayaliyle kafam meşgul oluyor (istediğim gibi çıkacak mıydı? yanlış pozlamamıştım ama elim titremiş miydi? o doğru milisaniyede deklanşöre basabilmiş miydim?...), bir yandan da hangi film banyosunu kullansam diye düşünüyordum. Hemen o akşam filmi yıkamak istiyordum.

Sonunda "Thornton's 2-Bath" denilen ev yapımı formülü kullanmaya karar verdim. Aynı günün geceyarısında ıslak negatifi astığımda film harika görünüyordu. Derin bir ohh çektikten sonra keyifle yatağa girdim.


Ertesi gün karanlıkodayı hazırladım, önce birkaç kontakt baskıyı hallettim. Bu negatifin baskısına geçmeden evvel de balkona çıkıp bir elma yiyeyim dedim. Bunu niye anlatıyor bu adam diyorsunuzdur şimdi. Birazdan anlaşılacak. Efendim, bundan sonrası kiminize hafif iğrenç gelebilir, ama film kullanıcılarına bu anektodu anlatmayı görev sayıyorum. Karanlıkodaya dönüp bu fotografın negatifini poşetinden çıkarttım, agrandizörün şasesine takacağım. Üstünde toz falan var mı diye her zamanki gibi kontrol ediyorum. Birkaç ufak toz parçası varmış. Üfleyeyim de gitsin dedim. Dostlar, elma denilen meyva bayağa bayağı ağzı sulandırıyormuş, biliyor muydunuz? Ben negatife üflerken ağzımdan irice bir tükürük parçası damlayıvermez mi? Namussuz daha havadayken ben kalpten gideceğim. Koca damla negatif şeridinin tam üstüne düştü, hem de duyarkat tarafına! Ama yukarıdaki negatifin sadece 2 santim uzağına, bir öncekinin üstüne. Panik içinde negatifi yan yatırdım ki kenara doğru aksın falan. Neyse, bir şekilde kuruttuk ve vasat bir kare kaybetmiş olarak kazadan çok ucuz kurtulduk. Kıssadan hisse, ben bir daha asla negatiflerin üstüne üflemeyeceğim. Kimseye de artık tavsiye etmem.

Bu heyecandan sonra baskıyı başka kaza olmadan atlattık.

Kağıt tabanlı 30x40cm Ilford Multigrade karta ıslak baskı...foto için Aydan Özenir'e teşekkürler :)

27 Ağustos 2013 Salı

Cepheden Mektuplar

Yer ve fotografçı bilinmiyor. 1940-45 arası.
Her gün cep telefonlarıyla çekilen milyarlarca fotografın çok çok azının 75 yıl sonraya kalacak olması ne yaman bir çelişki. Kağıda bir baskı yapmayı bırakın, kaçımız o kareleri düzenli arşivliyor? Kaçımız dijital arşivini yedekliyor? Bir hard disk'in arızalanma ihtimaline karşı - ki bu çok yüksek bir ihtimal - kaç kişi düzenli olarak arşivini yeni ortamlara aktarıyor? Veya fotografları bir buluta yüklediysek, bugünkü şirketlerin kaçı 50 yıl sonra hala var olacak? Bir buluta yüklenen terabyte'ların başka bir buluta transferi ne kadar kolay olacak? Lafı uzatmayayım, dijital arşivleme büyük bela, çünkü sürekli bakım istiyor.

Dedem vefat ettiğinde ikinci cihan harbinden* kalan bir tomar siyah beyaz fotografı ve negatifi arşive kaldırdım. Geçen haftasonu bir akraba için arşivdeki bu fotografı bastıktan sonra bir önceki yazımdaki temaya çok benzediğini fark ettim; bu süreklilik hoşuma gittiği için de benim için çok özel bu fotografı paylaşayım dedim. Dedem savaşta 5 yıl boyunca Rusya cephesindeymiş. Dile kolay, gençlik çağında 5 uzun yıl! Muhtemelen Kafkasya'dan eve mektup yazarken bir arkadaşı bu kareyi çekmiş. Ve bir zarfın içinden çıkan bu negatiften ben 75 yıl sonra baskı yapıyorum. Bence müthiş. Bugün en güzel hatıralarını cep telefonlarına kaydedenlerin torunlarına hiçbir şey kalmayacak maalesef.

* Böyle demeyi seviyorum :)

Meraklısı için birkaç teknik detay:
6x9cm negatifle ilgili hiçbir bilgi yok. Film muhtemelen köşebaşındaki dükkanda yıkanmıştı.


Negatif biraz puslu fakat gelin görün ki sadece 10 dakikamı alan son derece kolay bir baskı oldu. Yakın zamanda elime geçen ve bir süre önce hakkında yazdığım Focomat 2c agrandizöre biraz da bu 6x9cm negatifleri basabileceğim için sevindim. Ondan önce ancak kontakt baskılar yapabiliyordum.

Bu baskıda yeni bir kart banyosu denedim. Ham kimyasallardan Ansco 130 formülünü hazırladım (merak eden web'de formülü bulabilir). Bu formülün bir iddiası çok uzun ömürlü olması. Mesela Dektol'ün ömrü 24 saat iken Ansco 130 için ömür biçemiyorlar, hep çalışıyor diyorlar. Göreceğiz bakalım. Yalnız bu sıcaklarda  önce buharlaşarak uçup gidecek gibi.

Fiber tabanlı 24x30cm ebatlarındaki Ilford MGIV karta yaptığım baskı "Kal" banyosundan çıktıktan sonra:

Büyütmek için tıklayın

13 Ağustos 2013 Salı

Yalnız Satranççı

İstanbul Satranç Derneği, Beyoğlu, 2008
Satranç sevdalısı bir dostum beni 5 yıl önce İstanbul Satranç Derneği'nin Beyoğlu'ndaki eski yerine götürdü. Yüksek ahşap kapıdan içeri girdikten sonra holde oturan, kalın bir palto giymiş amcayı işaret ederek "Seni Osep abiyle tanıştırayım. Osep abi eski fotografçıdır"dedi. Osep Minasoğlu ile bu vesileyle tanıştım. Birkaç dakika ayaküstü sohbet ettik, o da eski günleri biraz anlattı. O zamanlar adını sanını daha önce hiç duymamıştım. Osep Bey'in 60'lı yılların meşhur "Stüdyo Osep"inin sahibi olduğunu, o dönemin Yeşilçam yıldızlarının fotograf için hep ona gittiğini, Türkiye'ye ilk renkli filmi kendisinin getirdiğini  ve nice diğer ayrıntıyı hep sonra öğrendim. Bir ara Osep Bey'in portresini çekmeyi çok istedim, ama bir bakımevine taşındığını duyunca rahatsız etmeyeyim dedim. Bilemiyorum, gitseydim belki de sevinirdi.

Osep Bey geçen hafta vefat etti. Bir teselli, "Stüdyo Osep" isimli kitabın yayınlanmış olması.

Yalnız bir satranççıyı derin bir analize dalmış halde çektiğim yukarıdaki fotografı Osep Bey'le ilk tanıştıktan az sonra, derneğin odalarında dolaşırken çektim. Keşke çekingenlik etmeseymişim, o gün Osep Bey'den de bana bir dakika ayırmasını rica etseymişim.

*Osep Minasoğlu ile ilgili intenette çokça haber var. Google'dan arayabilirsiniz.

Meraklısı için teknik meseleler:
Bugün  fotografın mutfak hikayesini de uzun uzun anlatayım. Bu sahne için 6x4.5'luk kareler çeken orta format rangefinder tipi makinada Kodak Tmax400 film kullandım, bunu da 1+1 sulandırılmış XTOL banyoda 10.5 dakikada yıkadım. XTOL'den biraz soğudum, uzun süredir de tercih etmiyorum. Kötü olduğundan değil aslında, niyesini ben de tam bilmiyorum :)


Bu negatifi biraz az pozlamışım. Masanın altında, adamın pantolonunda diz haricinde detay hiç yok. Ceketinde ise çok çok az var. Fazla poz, makul olduğu müddetçe, göz çıkartmıyor, ama film az pozlandı mı  gölgeler çok çabuk detaysız siyaha kayıyor.

Negatifi agrandizöre yerleştirip ışığı açtığımda ben de bu satranççı gibi önümdeki görüntüyü uzun uzun inceliyorum. Nasıl yapsak...nasıl yapsak?


Baskıda adamın yüzünü ve elini kaybetmemem lazım, oralar açık ve izleyici için erişilebilir olmalı. Aklımdan ilk geçen şey bu oldu. Bir de camdan dışarısının "dışarısı" gibi görünmesi lazım, yani bembeyaz olmamalı. Diğer yandan abartı yakmalarla da çok koyulaşmamalı.

Peki nasıl yapacağız? Düşündüğüm iki ilerleme şekli oldu:

Bir, ana pozu adama ve yakın çevresine (yani yüzü, ceketi, masanın altı) göre ayarlayıp ardından karenin geri kalan tonlarını bunun üstüne kurmak. Diğer bir deyişle, gölgeler için pozu belirledikten sonra karenin geri kalan kısmında istediğim tonları ilave pozlarla oluşturmak.

İki, karenin geneli, özellikle de duvarlar ve perde için iyi bir ana poz belirlemek, bu esnada da adamı maskelemek, muıhtemelen fazla açık çıkacak pencereleri de ilave pozlarla yola getirmek.

Öylesi mi kolay olur, böylesi mi derken ikinci yöntemde karar kıldım. Birkaç test şeridiyle işe koyuldum; bunların üçünü aşağıda görebilirsiniz.

ilk testler - büyütmek için tıklayın
En sağdaki şerit 14 saniye, ortadaki ise 11 saniye pozlandı. Ortadaki şerit doygun ama detay içeren siyahlar için minimum pozu verdi. 11 saniyenin altındaki her sürede siyahlar griye gitmeye başlayacak. 14 saniyelik pozda ise adam biraz koyu ama etrafı daha derli toplu tonlara sahip.

Sonra üçüncü bir deneme yaptım. Hem adamı, hem zemini hem de pencereyi dahil edecek bir şeridi 14 saniye pozlarken adamın üst gövdesini ve yüzünü tel ucunda bir blu-tack parçası ile 3 saniye maskeledim, akan zamanın geri kalanında da aynı blu-tack parçasını masanın altında, pantolon ve diz civarında gezdirdim (Nohutlu Pilav yazısında anlattığım gibi). Fena gözükmüyordu; bu şekilde tam kare bir baskı yaptım:


Evet, karenin alt kısmı iyi gözüküyor. Sıra pencerelerde. Burada da aklıma iki yol geldi. Ya daha önce hakkında yazdığım flaşlama yöntemi (Taş Kahve), veya camlara uygun kesilmiş bir maske kullanarak ilave poz. Camların şekli çok komplike olmadığı için burada ikinci yöntemi uyguladım. Marjörün üstüne 10-15cm yüksekliğinde bir kitap koydum, bunun da üstüne çöp olmuş bir fiber kart yerleştirdim. Bir kalemle bu karta düşen görüntü üstünde camların şeklini çizdikten sonra maket bıçağıyla aşağıdaki şekilde maskeyi kestim.


Peki, maske hazır (yapması en fazla 5 dakika). Şimdi, pencerelere ne kadar poz vereceğiz? Böyle testleri yaparken abartmaktan sakınmamak gerek diye düşünüyorum. Adı üstünde "test" ne de olsa. Yani negatife bakınca hissetiğin şey %100 ilave poz vermekse sen git %200'ü de dene, bakalım ne çıkacak. Belki karşına bir sürpriz çıkar, sen de bundan bir şeyler öğrenirsin şeklinde bir yaklaşım.

Bu maskeyi kullanarak iki deneme yaptım. Birinde pencereye %50 (yani ilave 7s), diğerindeyse %100 (14s) ilave pozlar verdim. Aşağıda sonuçları görebilirsiniz:

Pencere için denemeler (büyütmek için tıklayın)
14 saniyelik ilave pozda (sağdaki) dışarısı artık çok koyulaşmış bence...olmamış. Soldaki 7 saniyelik ilave poz almış testte ise "dışarısı" tam istediğim gibi. Neticede final baskı için aşağıdaki şekilde ilerlemeye karar verdim:


  1. Ana poz 14 saniye, bu esnada adamın gövdesi 3s maskelenecek, masanın altındaki kısımlarda ise maske akan sürenin kalanı boyunca gezdirilecek (kırmızı).
  2. Ardından camlara ilave 7s eklenecek. Kullanılan maske bu sırada hep çok hafif titretilecek ki belirgin bir iz oluşmasın (mavi)
  3. Son olarak, karenin üst kısmını hareketli bir karton parçası ile 5s daha pozlayarak koyulaştırmaya karar verdim (yeşil hattın üstü). Final baskı ile düz baskıyı karşılaştırarak bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu hükmünü okuyucuya bırakıyorum.

30x40cm fiber tabanlı Ilford Multigrade IV karta yaptığım baskıyı SPUR Straight Black kart banyosunda geliştirdim.

30x40cm fiber tabanlı Ilford Multigrade kart yıkamada (büyütmek için tıklayın)
Bugünlük de bu kadar dostlar. Işığınız güzel olsun ama pozlamalarınız eksik olmasın :)

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Ege'nin Soğuk Denizi

Ayvalık, 2013
Ege'nin güzelim soğuk denizi. Hemen arkamda çam ağaçları, havada çam kokusu. Ufukta sıralanmış küme küme bulutları görünce biraderi kayalığın ucuna, poz vermeye yolladım.

Meraklısı için teknik meseleler:
Rolleiflex TLR makinada Kodak Tmax400 film kullandım. Evde ham kimyasallardan hazırladığım "Thornton's two-bath" olarak isim yapmış geliştirme banyosuyla filmi yıkadım.


Bu enteresan film banyosuyla ilgili bir yazıyı ileriye saklıyorum. Bugün bambaşka bir konudan, fiber kartı düzleme "sanatından" bahsedeceğim. Geçen sene şu yazıda bir yöntem anlatmıştım. O yöntemi 30x40cm ve üstü kartlar için kullanıyorum. Aşağıda ise daha küçük ebatlardaki kartları nasıl düzlediğimi göreceksiniz. Yine başka yerde duymadığım, okumadığım, kendi kendime uydurduğum bir yöntem bu ama mükemmel sonuç veriyor.

Bu düzleme işi için aslında sıcak pres makinaları var. Elimde ondan olsa kullanırdım. Ama benim  elime şu cihaz geçti:


Aletin "normal/beklenen" çalıştırılma şekli şöyle:  bir çek çekle yüzeyindeki suyu alınmış ıslak baskıyı aşağıdaki fotografta görülen parlak levhanın üstüne koyuyorsunuz (aynı fotograftaki kağıdı şimdilik yok sayın). Bezi üstüne gerdikten sonra fişi prize takıyorsunuz ve alet ısınmaya başlıyor. Bir süre sonra baskıyı çıkarttığınızda sadece kuru ve düz değil aynı zamanda parıl parıl parlayan bir fotograf çıkıyor. Fakat ben böyle aşırı parlak baskı yüzeyini sevmiyorum; kartın kendi kendine kuruduğu zamanki yarı parlak yüzeyini tercih ediyorum.

Birkaç deneyden sonra alternatif bir yöntem buldum. Baskıyı her zamanki gibi kendi halinde bırakarak kurutuyorum. Sonra en az bir gün boyunca kuru baskıyı ağır kitapların arasına koyup nispeten düz bir hal almasını sağlıyorum (yukarıdaki fotodaki baskı gibi).


Cihazın parlak levhasının üstüne mutfaklarda kullanılan bir yağlı kağıt koyuyorum, baskıyı da bunun üstüne yerleştiriyorum, böylece parlak levhanın kart yüzeyiyle doğrudan temasını kesiyorum.


Bezi de kartın üstüne gerdikten sonra fişi prize takıp cihazı ısıtmaya başlıyorum. 5-10 dakika bu şekilde fotograf ısınıyor. Süre dolduktan sonra bezi açıyorum ve sıcak baskıyı hemen ağır bir kitabın sayfaları arasına yerleştiriyorum, üstüne başka ağırlıklar yığıyorum. En az bir gün bu şekilde ağırlık altında beklettikten sonra baskıyı çıkarttığınızda dümdüz olduğunu, uzun vadede de inatla düz kaldığını göreceksiniz.

Burada anlattığım yöntemle düzlenmiş ve kenarları giyotinle düzgün kesilmiş Ilford MG IV kart. Kart banyosu SPUR Straight Black.
Burada bahsettiğim alet öyle her gün insanın karşısına çıkan birşey değil. Benim elime şans eseri, cömert bir insanın hediyesi şeklinde geçti. Hasbelkader bir yerde görürseniz kaçırmayın. Ve ilk işiniz bezleri çamaşır makinasına atmak olsun, çünkü içlerine muhtemelen yılların fixeri sinmiştir.

26 Temmuz 2013 Cuma

Saksılar

Eminönü, İstanbul, 2013
Garry Winogrand'ın güzel bir lafı var. Aslında bir sürü ilginç tespiti var da, şu söyledikleri bu fotografa cuk oturuyor: "Bir şeylerin olduğunu görüyorsun ve deklanşöre abanıyorsun. Eline ya gördüğün geçiyor ya da başka bir şey - ve hangisi daha iyiyse onu basıyorsun".*

Işık ve gölgenin oluşturduğu şekillerle önce arka fon ilgimi çekti. Önümden akıp geçen kalabalıkların içinde elinde bitkilerle yaklaşan adamı fark ettim ve kaşla göz arasında deklanşöre bastım. Sağdaki üçlünün dizilişindeki ritmi, kızın elindeki dondurmaya bakışını, arkadaki kadının ayağının havada duruşunu, ve soldaki adamın kareye girişinin fotografa ne kadar yaradığını akşam filmi yıkayıp astıktan sonra fark ettim.

Böyle tuhaf sürprizlere bayılıyorum.

* kendimce bugünkü sokak Türkçesine çevirdim. İngilizce orjinali: "You see something happening and you bang away at it. Either you get what you saw or you get something else--and whichever is better you print."

Meraklısı için birkaç teknik not:
Leica M6 makina ve 35mm optik. Kodak Tmax400 filmi üç hafta evvel bahsettiğim Spur HRX-3 New ile yıkadım.


Sağ üst köşeyi biraz koyulaştırmak haricinde baskı kolaydı da, biraz açık mı bassam yoksa daha koyusu mu acaba daha iyi oluyor derken farklı yoğunlukta birkaç baskı çıktı ortaya. İyi ki de diretmişim, çünkü seansın sonlarına doğru bastığım, tonları biraz daha derin olan versiyonu en çok sevdim. SPUR Straight Black kart banyosunda geliştirdiğim ve fixer'den taze çıkmış 30x40cm fotograf:

30x40cm Ilford Multigrade IV karta baskı - büyütmek için tıklayın